İşte öyle bir şey…
Temmuz 25, 2008 yazan DİVA
Bir durgunluk var üzerimde. Bir süredir.
Nedenini hem bilip hem de bilemediğim.
Bir tıkanma hali.
Sürekli “ne yesem acaba” diye düşünüp canı hiçbir şey çekmeyenlerin durumu..
Hayata karşı bir iştahsızlık, “Neden böyle oluyor”un kederli bakışı.
Nedenini hem tahmin edip hem edememe sıkıntısı.
Böyle durumlarda içime dönmeyi, sabır ve metanetle beklemeyi, “dur bakalım, bu da geçer” demeyi öğretti hayat bana.
Bütün sıkıntı ve dertlerin, delse de geçtiğini…
Her sıkıntının, her derdin, her pişmanlığın, her “keşke”nin, geride tortu bıraktığını ama o tortunun, o yaşanmışlığın insanı demlendirdiğini, koyulttuğunu. Öğretti hayat.
Kendini çok da zorlamamayı.
Mükemmeli yaratacağım diyerek parçalanmamayı.
Haklı çıkmanın her zaman mutluluk getirmediğini.
Mutluluğun, huzurun sürekli olmadığını.
Her durumu metanetle karşılamak gerektiğini, ne kadar sevinsen de bir gün biteceğini, ne kadar kederlersen de suların tekrar durulacağını.
Vura vura, sarsa sarsa, haykıra haykıra, bazen şefkatle, çoğu kez de ne yazık ki zalimce öğretti.
Böyle kabuğuma çekilmiş, sanki her şeyi buzlu cam ardından izlerken, aslında her şeyi çok daha net görebildiğimi görmek. Şaşırttı beni.
Boş konuşmalardan ne kadar sıkıldığımı.
Düşünce/duygu harcıma, “gönlümün sarayı”na bir kerpiç eklemeyi bilenlere kendimi daha yakın hissettiğimi, benden sürekli bir şeyler koparıp beni ruhen eksiltmeye, dibe çekmeye çalışanlara ise içten içe hep öfkeli olduğumu hatırlattı.
Yıllarca tanıdığımı sandığım, aslında alışkanlıktan başka hiçbir şey olmayan bazı ilişkilerin bana ne kadar yabancı olduğunu, yeni insanlara açılmanın hiç de korkutucu olmadığını, tam tersine hala deneme/yanılma gücümün kaldığını anlamak ise… Hoşuma gitti.
Kendini tanıma çabasının asla bitmeyeceğini, ruhu tanımanın nefes alıp verildiği sürece devam edeceğini kabul etmek ise… Rahatlattı.
“Günümüzde kötü gidişattan korunmaya ve kaderi ölüm olan maddi varlıklardan fazlası olduğumuzu hissetmeye ihtiyacımız var. Bunu da kendimizi, bu anlamlı dünyaya bir şeyler katan değerli varlıklar gibi görmekle başarıyoruz. Ne kadar çok kişi değerimizi onaylarsa, kendimizi o kadar özel ve güvenli hissediyoruz” diyen bir yorum okudum sonra.
Nasıl yetiştirilirsek yetişelim, kendimize duyduğumuz güven ne kadar az ya da çok olursa olsun, değerimizin mutlaka onaylanmasını istediğimizi düşündüm.
Kendime “kimin onaylaması senin için önemli” diye sordum sonra.
Tuhaf bir şey oldu. Cevaba şaşırdım.
Çünkü içimin verdiği cevabın “çok az insan”la sınırlı olduğunu; çoğunluğun alkışı ya da eleştirisinin, bana omuz silktirdiğini gördüm.
Yüreğime değen, yüreğine deydiğim,
Gözleri, sözleri sevgiyle/bilgiyle kuşatılmış, Sadece kendini düşünmeyip çevresiyle mutlu, huzurlu olabilen insanların onaylamasıydı beklediğim.
Bu çerçevenin dışında kalanların bana hissettiklerinin, sadece “hiçlik” duygusu olduğunu fark ettim.
Kaba kalabalıkların onaylamasını beklemeden, insan kelimesinin içini dolduran gerçek insanlarla olmak, zamanımın her zerresini onlarla doldurmak, onun dışındakilere gözümü ve gönlümü kapatmaktı yaptığım.
“Kabuklu insanlar”dan, her kabuk açılışında başka bir sahte yüzle sırıtanlardan, binbir yüzleriyle beni şaşırtıp hayal kırıklığına uğratanlardan sıyrılmıştım.
İçimden hiç gelmediği zamanlarda “görev icabı” yazı yazmaktan da.
Siz de “görev”lerinizden sıkılmaz mısınız bazen?
İşte öyle bir şey bu da. Anlayın.
�




Yorumlar
Bu konu hakkında birşeyler yazmak istiyorsanız...
Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.