TV kirliliği
Temmuz 4, 2008 yazan DİVA
Sabah programıyla başladım yazıma, devam edeyim bari. Geçen sabah Sabahların Sultanı Seda Abla’nın programını seyrederken; sinirden bir güldüm bir ağladım, gerçekten ağladım. Huu n’oluyoruz ya, Allah aşkına durun, aldınız başınızı gidiyorsunuz, kıyamet getireceksiniz zorla başınıza.Seda Abla’nın geçen sabahki konukları evlere şenlikti, her telden vardı. Şarkıcı Prens Baha beyaz takımlar içinde tam bir prensti. Vallahi bir de o kafasını Azer Bülbül gibi oynatarak şarkı söylemese, tam bir prens olacak. Bir de uzun süredir Seda Sayan’ın programını seyretmiyordum; iyi ki seyretmişim, vallahi program değişmiş. Baha şarkı söylerken Seda Sayan klip çevirecek diye hep bekledim ama anlaşılan bırakmış Seda Sayan artık klip çevirmeyi. Vallahi Baha’nın yanına bile yaklaşmadı. Acaba yeni kocası Onur Şan’dan yasak mı geldi klip çekimlerine? Her neyse bizim aklımız ermez Seda Sayan’ın işlerine.
Gelelim konuklardan eski dansöz yeni hip hop şarkıcımız Tanyeli ve dans ekibine. İlahi Tanyeli, sen dansözlüğüne devam etsene! Şarkı söylemek sana hiç ama hiç yakışmamış, üstelik hip hop okumuşsun. Yetmemiş bir de kilolu vücuduna üstünü saran deri tarz bir kıyafet giyip başına da şapka takmışsın. Kollarındaki ve göbek bölgendeki yağlar nasıl fırlamış. Biraz Jennifer Lopez’in yandan çarklısı olmuşsun. Halbuki dansöz kıyafeti ile nasıl dolduruyorsun sahneleri devlet gibi kadın oluyorsun. Özüne bir an önce dön derim. Arkasında dans eden 4 erkek dansçı ve 3 dansöz hanım ise tam anlamıyla gözlere şenlikti. Seda Sayan’ın sabah programında Tanyeli’nin yeni imajını görmeyenler üzülmesin, nasıl olsa sabahları kadın programları her kanalda bolca mevcut, Tanyeli yeni imajını göstermek için alır dansçılarını yanına; o kanal senin bu kanal benim dolanır artık.
Gelelim on parmağında on marifet olan Ebru Şallı Tan’a… Maşallah ne becerikliymiş, herkesi şaşırttı. Bayılıyorum Ebru Şallı’ya! “Çocuk da yaparım kariyer de” dedi ve de on parmağındaki marifetleri her geçen gün gözümüze gözümüze soktu maşallah. En becerikli anne, en iyi yemek yapan, en iyi kitap yazan, en iyi spor yapan… En en en enleri bitmez oldu Ebru Şallı’nın. Geçen sabah da Seda Sayan’ın ‘Sabahların Sultanı’ programına gelen konuklarına ve de kanalı izleyen seyircilere pilates öğretmeye kalktı. Eh bir bu eksikti, yemek yapmayı ve tarifleri öğretti, güzellik sırlarını öğretti, anneliğin detaylarını ve çocuk nasıl besleniri öğretti; şimdi de spor hocası olup pilates öğretmeye başladı. Neden acaba insanlar bir meslekte karar kılıp da her şeyi birden yapıp onu da herkesle ekranda paylaşmak ister anlamam doğrusu. Bırakın her işi uzmanları öğretsin. Bunları yapmayın demiyorum elbette… İnsanlar ilgi duyduğu alanlarda çalışmalı ve bunu yaşam biçimi haline getirmeli ama eline bir davul alıp çalmadıkları kalıyor. Bir şey öğrenip hop o kanal, hop bu kanal dolaşıp halkla paylaşmaya kalkıyorlar. Ne oluyor yani? ‘En marifetli’ olup sürekli göze batan kadın olmak çok mu hoşlarına gidiyor, anlamıyorum. Biraz da bazı şeyleri yapamayan kadın olun bakalım, nasıl oluyor. Sonra da eleştirerek yazınca ‘kıskanç ve çekemeyen’ bizler oluyoruz. Fakat yine de Ebru Şallı Tan’ı bu kadar marifetli olduğu için can-ı gönülden kutluyorum. Bakalım yakında hangi marifeti ile çıkacak karşımıza, merakla bekliyorum. Bence haber spikeri olmalı Ebru Şallı; ona çok yakışır haber spikerliği.
Bodrum Bodrum
Bodrum’a geldim sonunda, ay çok özlemişim Bodrum’u. Nedense beni rahatlatan, içimi açan beni ağustos böceği yapan bir cennet Bodrum. Geçen hafta içi Türkbükü’nde evim olmasına rağmen denize, oradaki sosyetik plajlardan girmeyi tercih etmeyip biraz halka ineyim dedim ve de Ortakent’i epey bir geçince Turgutreis’e gelmeden çok güzel bir plaj keşfettim.
İsmi Azmak Plajı, ufff harika bir yerdi. Upuzun bir sahil, pırıl pırıl bir deniz ve yan yana sıralanmış değişik isimlerde mekanlarlarıyla beni cezbetti doğrusu. Aşırı müzik yok, şezlongunda seni rahatsız edecek ve de gürültüyle konuşan şımarık insanlar yok. Kısacası gerçek Bodrum’un gerçek plajında olduğunuzu işte o zaman anlıyorsunuz. 2 gün üst üste aynı plaja gittim.
Akşamüzeri Türkbükü’nün yolunu tutmadan evvel Bodrum Çarşısı’nı turladım. Acıkınca da sebzeli dönerimi yedim. Anlayacağınız sade bir hafta geçirdim. Ama tabiî ki bütün yaz böyle yapma şansım olmayacak; yoksa sizlere ne dedikodu verebilirim, ne de sosyetenin ne yaptığından haberdar edebilirim. Bodrum’a giderken her yıl yaptığım gibi Selçuk Efes’te bulunan Meryem Ana’nın evini ziyaret ettim, Japon turistlerle bol bol sohbet edip resimler çektirdim. Japonlara bayılıyorum o kadar sıcaklar ki, devamlı gülen bir yüzleri var.
Bu yıl Meryem Ana’nın evini oldukça fazla Japon turist ziyaret edip hacı olarak oradan ayrılıyorlarmış. Hepsi o kadar ilgili, o kadar saygılı ki şaşırdım kaldım. Çıt çıkarmıyorlar Meryem Ana’nın evinde ve etrafını gezerken. Ben yaklaşık 1 saat kaldım ve de 1 saat içinde tam 6 otobüs dolusu Japon turist geldi Meryem Ana’nın evini ziyarete. Bu tabiî ki turizm açısından oldukça güzel.
Bir de dikkatimi çeken bir şey daha oldu. Her Japon kadının kolunda ya Gucci çanta ya da Louis Vouitton marka çanta vardı. Paris’te Louis Vouitton’un önündeki kuyrukta da yalnızca Japonlar bekliyor zaten. Her gittiğimde görüyorum mutlaka; uzun kuyruklar oluşturu-yorlar mağazanın önünde.
Ne hikmetse merakları var işte. Bodrum Çarşısı’nı gezseler, sahte Louis ve Gucci’leri görseler, herhalde 1 tane bırakmaz hepsini alırlar. O kadar birebir yapıyorlar ki, orjinali ile ayırmak mümkün değil doğrusu. Çarşıyı gezerken sahte çantalardan alan o kadar çok sosyetik isim gördüm ki, şaşırdım kaldım doğrusu. Ee Bülent Ersoy bile çakma çanta satın alabiliyorsa Kapalı Çarşı’dan; sosyetikler neden almasın?
Haftaya yeni dedikodularda buluşmak üzere.




Yorumlar
Bu konu hakkında birşeyler yazmak istiyorsanız...
Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.