Top

Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz

Temmuz 19, 2008 yazan DİVA 

Nihayet/sonunda anladım ki, ben “kışlık” yazarım.

“Kışlık kavun” gibi yani.

Nasıl ki kış kavununu yazdan alır serince bir yere (ideali bir fileye koyup) asar; kış gelince de rakı+peynire katık edip yersiniz…

Bence benim yazılar da çivi çiviyi söker misali, ancak ayazda okunur/çekilir.

Çünküüüüüüü…. Kışın savaşan ruhuma, yaz geldi miydi bir haller oluyor.

Aslında o haller, baharla birlikte başlıyor.

Herkese yarayan, o bütün ruhları coşturan bahar, ne hikmetse, her ne terslikse; ııh, nafile… Bana hiç yaramıyor.

Geldi bahar ayları/gevşer gönül yayları özdeyişi filan olsa razıyım.

Gevşemiyor gönül yayım/bam tellerim;

tam tersine, gerim gerim geriliyor.

Ha koptu, ha kopacak oluyor.

O kadar ki, ya huysuz, aksi, nalet, tırnakları bilenmiş bir kişilik olup çıkıyorum.

Ya da mümkünse bir insan sesi duymadan, hiç kimseleri görmeden, öylece durmak, sadece nefes alıp vererek durmak isteyen, hatta kimsecikleri görmemek, tek bir ses işitmemek için, bir gardırobun içinde yaşamaya heves eden bir kadına dönüşüyorum. (Merak ettiyseniz: Doktorlar henüz bir teşhis koyamadılar halet-i ruhiyeme!..)

Bahardan beri, böyle gergef vaziyette idare ediyor(d)um.

Marttı, nisandı, mayıstı derken, arada yazar arkadaşlardan “bir fincan yazı” ödünç alıp haftayı kurtarırken, arada bir kaytarırken, haziranı geçip temmuzu bulduk.

Bulduk da bende de, ne elin/günün yazısıyla köşe geçiştirecek, ne şıpınişi bile olsa iki satır yazı attıracak hal,

Ne de kaytaracak yüz/astar kaldı.

Bünyenin istiap haddi deseniz, feci durumda.

Beyin denilen organ su kaynatmak üzre. (hatta kaynattı)

Ben bile benden sıkıldım kısacası.

Bu durumda yapılacak tek şey kaldı: Radyatörü soğutmak!

Şimdi ben de aynen öyle yapacağım.

Bedenime/beynime buuuuuzzz gibi soğuk sular boca edip fokurdamamı durduracağım. Daha doğrusu/şıkı, Baharcığımın deyimiyle, bünyeyi soğuk suya bandıracağım.

Üç/beş/on/yirmi gün/Allah ne verdiyse artık; gidiyorum.

Bedenen yakına, ruhen uzaklara.

Geçen yıl temmuz sıcağında, İzmir civciv çıkarırken başladığım işe, yine temmuzda, “noktalı virgül” koyuyorum özetle.

Kısa bir mola. Rektifiye. 500 bin kilometre bakımı. Tamir. Ruha botoks/detoks vs.vs.vs.

Ne dersiniz deyin adına. Gidiyorum.

Noktalı virgül dedim, Ece Temelkuran’ın “sigaraya veda” ettiğini duyuran satırları geldi aklıma giderayak

“…Ve bilinsin ki sigara bu hayatın noktalama işaretidir. Yazı bitti, ne yapacaksın? Nokta gibi yak bir sigara. Yemek bitti, at bir virgül tatlıdan önce. Yak bir sigara.

Ağladın, bağırdın. Ünlem işareti lazım, yak bir sigara. Güldün, yak bir tane daha. Düşündün, bulamadın, noktalı virgül, soru işareti, lazım bir sigara.

Hayatın bütün noktalama işaretlerini dumanla koyan bir kabiledir sigara içenler.

Artık giderek bir gizli örgüt aslında. Lokanta kapılarında, sinema önlerinde, hep kapılarda, bacalarda yaşayan bir teşkilat-ı mahsusa!

Ben noktalamayı kaldırdım. Bakalım bu cümleyi kurabilecek miyim? Noktasız, virgülsüz, öyle dümdüz, çocukluğumuzdaki gibi yaşayabilecek miyim? Akıbetten haberdar ederim” diyordu sevgili Ece.

Akıbeti hakkında bir fikrim yok. Hala kapı önünde sigara içmekte midir, yoksa kendilerinin birinci mevki olduğunu iddia edip şişinen sigarasızların vagonunda mı gitmektedir, haberim yok.

Şu kısacık molada diyorum ben de, hanidir aklımda fikrimde olan sigarasız hayata geçiş yapsam.

“Zehir zıkkım olsun seni bir daha içersem” deyip bastırsam tablaya. Taş bassam böğrüme.

Aşık olduğun/yanıp tutuştuğun ama bir araya geldiğinde de ille de cıngar çıkardığın sevgiliye sırt döner gibi, çıkarsam hayatımdan. Hem ağlasam, hem bıraksam onu diyorum.

Bakalım. Deniycez artık. Ayrılığa güzel bir replik de uydururuz belki. Dönüşte.

Yorumlar

Bu konu hakkında birşeyler yazmak istiyorsanız...

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bottom